12 Haziran 2015 Cuma

sonsuz yazı

Çabucak hazırlanıp atıyor kendini dışarı. Dışarı içeriden sıcak şimdiki zamanda. Ölmeye yüz tutmuş şehrin, eskidikçe çirkinleşen sokaklarında dolaşıyor. Gelecek zamanda içinden çıkılmaz kalabalıklar doğuracak buralar. Ölümü aşırı doğumdan olacak bu şehrin. Bir çığlık ve sonra… Sessizlik. Yağmur başlıyor. Yann Tiersen yapımı bir müzik ağır ağır girmez miydi şimdi bastığı kaldırım arnavut, yürüdüğü sokak Avenue De Selves olsa. 
“Bon voyage matmazel!” 
“Merci monsieur!” 
Tüm hücrelerinde ve aynı anda hissettiği onarılması güç eşitsizlik duygusu midesini bulandırıyor. Evden çıkmadan evvel süt içiyor, bir kaç peksimet atıyorlardı ağızlarına halbuki O kitaplarda, O adamlar. Yetiyordu da. Çaresizce karnını tutup hızlandırıyor adımlarını. Burada olmamalı. Bulantı kramplara dönüşünce dayanamıyor. Kendini bunun bir metafor olduğuna inandırmaya çalışsa da biliyor; bir Sartre romanı değil bu. Apartmanla kaldırımı birleştiren köşeye kapanıp yüzünü saklayarak acı içinde kusarken, nefes alabildiği ilk an bulunduğu yerden olabildiğine büyük adımlarla uzaklaşmanın planını yapıyor. Acınacak durumda olmanın hoş görülebilir iğrençliğine sığınmalıydı oysa. Bir kaç saniye duraksayıp arkasından kendine doğru yaklaşan bir ses ya da omzunda bir el hissi arıyor. Kimsesizliğinden emin olduğu o an, uyguluyor planını. Sokağı dört beş büyük adımda tamamlayarak bir diğer sokağa sapıyor. İşte. Baştan başlıyoruz. Az öncekinden neredeyse hiç farkı yok bu sokağın. Nereye uzadığı belli olmayan binalar, kaldırım ve yol arasındaki küçük boşluklara öylesine yerleştirilmiş fakat hiç umulmadık şekilde büyüyüp serpilmiş ağaçlar, çeşitli renklerdeki yanar söner lambalarla donatılmış iğreti tabelalar, kaldırım üzerinde soluk sarı renkte bir çizgi oluşturan, yer yer kırılmış görme engelli yol bandı… Yağmur hızlanıyor. Karşı kaldırımdan ağır ağır ve etrafı koklayak ilerleyen köpeğe takılıyor gözü bir an için. Köpek, insanın zamanla başkalaştığı evrimin acı sureti gibi boynu bükük, terk edilmiş, kayıp ve aciz. Ağır ağır kafasını kaldırıp karşı kaldırıma, kadına bakıyor. Gördüğünden memnun değil. Önüne dönüp yeri seyrederek yürümeye devam ediyor. Tüm bunların sorumlusu bir türe mensup olmanın utancını yaşıyor şimdi kadın. İstemsizce yüklendiği miras bu olmamalıydı. Köpek sokağı dönerek gözden kayboluyor.
Böyle olmamalıydı.
Kırık kaldırım parçaları sinsi tuzaklara dönüşüyor bir bir. Şehir, tıpkı bir insan gibi göstermekten çekinmiyor nefretini. Bilirsin, insan nefretleri konusunda oldukça açık, net ve gözü karadır çoğu zaman. Bu konudaki evrensel üstünlüğünü de olduğu gibi yansıtır şehre. Böylesi çirkin bir şehir, içinde onbinlerce nefret barındırıyor olmalı. Adımlarını hızlandırıyor. Bir an önce çıkmalı bu daracık saçmalıktan. Nereye gidebileceğini bilmiyor. Tüm saçmalıklar, birbiri ardına sıralanmış, birbirine bağlı uzayıp gidiyor. İçini dolduran nefretten sorumlu tuttuğu şehrin üzerinde yüzen bulutlara kaldırıyor başını. Hani buluttu. Bir bulut hakkında söylenecek ne kadar iyi şey vardı. Bunca iyiliğin altında nasıl böyle bir grilik yükselebiliyordu?

Sokak kalabalık bir caddeye bağlanıyor. Saçmalığın doz aşımı gözlerinin önünde akıp gidiyor. Herkesin, her şeyin acelesi var. Kuşların bile. Bir giyim mağazasının önünde yığılı kolilerin bile acelesi var sanki. 
¨Bakın bana. Görün beni. Gideceğim, haydi! Sen de gör. Öf!¨ 
Kaldırım kenarına dizili ağaçlar tıpkı sokak içlerinde olduğu gibi cadde boyunca da devam ediyor. Yol kenarında vasıta bekliyorlarmış gibi şimdi. Mesai bitimine az kalmış beyaz yakalı sabırsızlığı sinmiş her şeyin üzerine. Cadde boyu telaş.

Açlık hissiyle kendine geliyor kadın. Hep öyle olurdu.
Açlık yüzüne vururdu insanın insanlığını.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder